8-10 yıl kadar önce bir televizyon Programında Sait Güran`ın söylemiş olduğu sözler hala beynimde...
Kendisi Sıddık Sami Onar isimli bilge kişiden sonra gelen ve Onar`ın anısını yaşatmaya çalışan bir Idare hukukçusudur. Tıpkı İl Han Özay gibi. İl Han Özay ne zaman ümitsizliğe kapılsam veya başım sıkışsa başvurduğum, hukuk çalışmanın yaratmış olduğu sıkılganlığı ve bıkkınlığı unutturup beni motive eden bir referans kitabının yazarı: Günışığında Yönetim. Bu kitaptaki şiirsel ve öyküsel anlatım: bilgi, bilgelik ve hukukçu olmak konularından söz ederek başlar;
`...Bir Bilge kişiyle karşılaştım,
Birçok sorum oldu
Tümüne cevap alamadım....` diye düşünen gençlere seslenir.
Evet, söz konusu televizyon programında, tıpkı Özay`ın kitabında sözünü ettiği gibi Sait Güran artık Türk doktrinini geliştirebilecek gençler yetişmediğinden şikayetçiydi. `Yabancı dil bilen, bilimsel düşünme yeteneğine sahip, araştırma ve kendini yenilemeyi yaşamın bir zevki haline getirmiş gençler yok artık` diyor..`ya da varsa da bize başvurmuyorlar`..
Bunları söylediğinde o kadar heyecanlanmıştım ki neredeyse televizyonun içine girecektim. Tabi ki herşeyin o kadar basit olmadığını farkediyordum o zaman. İl Han Özay büyük cesaretle bunları yazdığı, yani bilinen ama yazılmayan resmen itiraf edilemeyenleri anlattığı zaman daha da emin oldum.
Şunları Söylüyor:
`......Onar, Tanzimattan beri bilinmeye başlanan Fransız İdare hukukundan Türk öğretisini,giderek 60 lı yıllarda Kamu hukukunu yaratan bir Bilge oldu. Onu izleyen bilgin Sarıca ne yazık ki , kendi deyimiyle `Onar gibi büyük kitapların adamı` olmadığından yazmadı ve başladıklarını da tamamlamadı. Geri kalan bilim adamları arasında en yetenekli olduğu sanılanlar ise Fransız öğretisi düşüyle yaşayıp, içinde bulundukları ortamı hiç anlamadılar ve ona bişeyler verebilme çabasını da galiba duymadılar. Aslında mesleklerini ve gençleri de pek sevmediler belki. Bazılarını yaşama bağlayan en büyük güç gençlerden nefret etmeleriymiş derler. İşte bu duyguyla ne onların anlayacağı şekilde yazdılar, ne de onların dinleyebileceği bir şekilde anlattılar. Bunlar,
`...Bir Bilge kişiyle karşılaştım,
Birçok sorum oldu
Tümüne cevap alamadım....` diye düşünen gençlere ,
`Sorulardan çoğunun cevabını henüz bilen hiç kimse çıkmadı...` demeyi bile çok gördüler.
Maalesef, bugün yaşadığımız ortamı o kadar güzel özetliyor ki bunlar. Zorlaştırma çabaları herşeyi, anlaşılmaz bir dil kullanımı ve gençleri bırakın sevmeyi, teşvik etmeyi, gençlere duydukları nefretle yaşama bağlanan insanlar...
İl Han Özay Harvard Law School da gerçekten çok önemli bir egitim anlayışı almış.
`Gençlere dersi sevdirecek bir hukuk kitabı nasıl yazılır`` sorusu üzerine çalışmış. Kanımca bu çalışma çok da başarılı bir sonuç vermiş. Zira onun kitabını elime aldığımda ilk 10 sayfayı çok kısa bir sürede okudum. Oysa ki bir hukuk kitabını birkaç sayfa okuduktan sonra devam etmek mümkün müydü` Nasılsa bir şekilde bırakabilirdim diğer kitapları elimden, ama onu bırakamadım açıkçası.
O kadar çarpıcı bir kapak, sürükleyici ve duygularımızı dile getiren bir anlatıma sahip
ki..Insan gerçekten bırakmıyordu o kitabı ve merakını elinden. Tıpkı Orhan Pamuk`un Yeni Hayat romanında sözünü ettiği kitap gibi..(Sanki içinden bir `Işık` saçıyordu.):
İlk söz; hem kapakta hem iç kapakta var olan:
`XX. Yüzyılın son çeyreğinin `Jön Türk`lerine...`
Kimdi bunlar`Bana mı sesleniyordu` Yoksa kime` Ya da ben hangi yüzyılın hangi
çeyreginin `Jön Türk`ü idim` Bu çarpıcı sesleniş o kadar heyecanlandırmıştı ki
beni... Kimlik problemini yanıtlamakta çok zorlanan mevcut eğitim sisteminin bir ürünü olarak korkularımı ve doğu ile batı arasında, modernle postmodern arasında- ulusalla global arasında bastırılmışlığımı en yoğun yaşadığım bir dönemde o kimliği benimsemek istedim nedense.. Bastırılmışlığımızın sonucu olan korkularımızdan dolayı yine de şüpheler kulaklarımı sessis bırakmadı hiç: Bu bizim biraz alışık olmadığımız politize bir yaklaşım mıydı`... Dipnotunda şöyle açıklamış Il Han Özay; `İngilizcede `young turk` devrimci, ülkücü, coşkulu kimseleri anlatmak için kullanılır. (Bu Türkçedeki anlamlarından ve verilmek istenen, atfedilen anlamlarından tamamen farklı) Üniversite ögrencisi de ister Roma da, isterse Harvard da, Istanbul`da ya da Diyarbakır`da olsun hep bir `Genç Türk`tür. Ben de Fransızcasından aynı çeviriyi ögrenmiştim ve Tanzimat sonrası dönemde ağırlıklı olmak üzere batılılaşma çabalarını destekleyen Avrupada okuyan Türk entellektüellerini anlatan bir kavram olarak bilirdim. Ama demek ki Üniversite öğrencisine kadar genişletilebilirmiş. Öyle olmasaydı beni de bu kadar heyecanlandırmazdı sanırım: özellikle bu anlamda 21. yy `ın ilk çeyreginin Jön Türklerinden birisi olarak. (Eger bu sesleniş sizi de heyecanlandırdıysa
aramıza hoş geldiniz!.)
Peki ya altındaki dörtlük`Kapakta, yukardaki tümcenin tam altında: Asıl sesleniş oydu:
`Birbirimize verilecek ellerimiz var
Uzaklara götüreyim sizi tutun ellerimden
Birbirimize verecek ellerimiz var
Daha güzel değil hiçbir şey
Birbirimize bağlanmaktan`
Eugene Grindel, dit Paul ELUARD (1895-1952)...
Anlatılanlar, verilenler, kaynaklar ve ögrenim ortamı o kadar kısır ve yüzeyseldi ki, hukuk
fakültesi ögrencisiyken sık sık kütüphaneye gider, American Journal of....diye başlayan
kitapları okurdum. Yeni birşeyler ögrenmek , farklı dünyaları keşfetmek, anlatılan ögretilen içine itildiğimiz kaostan biran olsun kurtulmaktı. Bu kaos ne miydi`
25 Ekim 1967 tarihli Milliyet gazetesinin Hasan Pulur`a ait `olaylar ve insanlar` sütununda
yayınlanmış ilk kez.
SESSİZ GEMİ
(Yahya Kemal`e nazire)
Artık geçme günü gelmişse Idare`den
Onar ve ....`a düşen talebe sarsılır derinden
Hiç bilgisi yokmuş gibi sessizce alır yol
Zira hazretlerin notu hiç de degil bol.
Versan, Giritli ve Sarıca`ya düşenler bu düşüşten neş`eli
Onar ve .......`a düşen hocaya bakar gözleri nemli.
Insafsız hocalar, ne çaktıracagınız son talebedir bu
Ne de talebeye tattıracagınız son matemdir bu..
Hocalar eksiksiz cevap diye nafile bekler
Bilmezler ki talebe imtihanda tekler
Birçok hocanın herbiri memnun ki halinden
Yıllardır birçok talebeyi kıpırdatmıyor yerinden
Gerçekten güzel özetliyor. Işte bu kaotik ortamda, bana uzatılacak ellere, beni uzaklara
götürebilecek birilerine olan ihtiyacımı...Bu dörtlük neredeyse sarsmıştı beni olduğum yerden.
(Hukuk fakültesi 3. sınıf ögrencisiyken okulumdaki degiştirilen ders geçme sistemine karşı `mümkün degil` denilen bir savaş başlatmaya cesaret edebilen ve de idari yargı yolunu işletip hakkını geri alabilen bir ögrenci olarak)
Evet, `birbirimize verilecek ellerimiz` vardı, ben içimdeki korkunç susuzluğu, giderecektim,`yüzüklerin efendisi ve orta dünya`yı izlemek için sinema salonlarına koşturan, yaşadığı dünyadan sıkılmış milyonlar gibi ben de yeni `orta dünya`lar keşfetmek, `elf` lerle tanışmak istiyordum. Belki de büyücü Gandalf`tı bana elini uzatan o `bilgin`(Özay) kişi..Belki de beni o çıkmazdan yalnız bir büyü kurtarabilirdi..
Ben çok yararlı bilgiler aldım İl Han Özay`ın kitabından. Evet, Fransız Danıştayından, Fransız idare hukukundan kökenli Türk idare hukukunu Anglo-Amerikan gelenekleriyle kontrastını kullanarak iyi öğretti. Harvard konusunda ise pek fazla bir ipucu yoktu. Bu konudaki merakımı gidermem için rahmetle andığım ve beni akademik yaşama kazandıran en önemli insan Prof. Aslan Gündüz`ün bıraktığı en önemli miraslarıdan birisi olan gerçek dost ÖzlemYücel`in armağanı Eleanor Kerlow`un eseri `Poisoned Ivy` okumam gerekiyordu. O sadece Oscar Wilde`in sözünü ettiği gibi büyük okulların kazandırdığı alışkanlıkların öneminin bilinciyle okumak istediğim okullardan birisiydi. Hollywood destekli Harvard kadar olmasa da yine de dünyaca ünlü ama bir o kadar büyük başka bir okulda master yapma şansım olduğunda bu merakımı biraz olsun gidermiş oldum. Kitaba dönecek olursak Fransız Danıştayı geleneğini iyi ögrendiğim o kitap aynı kökenli Avrupa Birliği Hukukunu öğrenmemi çok kolaylaştırdı. Tıpkı Fransızca bilen birinin sonradan Italyanca öğrenmesi gibi..
Bilimde dünya standartlarını yakalamak, çağın üzerinde düşünülen problemlerine çözüm aramak ve onlar üzerinde yapılan tartışmalara katılabilmek belki de bizim `20 yıl geriden takip etmek` ya da `bizden elli yıl ilerdeler` gibi ifadelerin sarfedilmemesi anlamına gelir. Eğer ki Özcan Karadeniz Çelebican`ın Roma Hukuku Ders Kitabı girişinde belirttiği gibi hukuk teknisyenleri yerine hukuk mühendisleri yetiştirebilirsek hukuk disiplini açısından bu özgüven sarsıcı ifadeleri unutabiliriz. Bu kavramların farkını zaten etimolojik yapıları anlatmakta. Avrupalılar buna hukuk mimarisi ve hukuk mimarları diyorlar..Kanımca en doğru söz ise hukuk tasarımcıları. Peki nedir hukuk yaratıcısı ve hukuk tasarımcısı` Dar anlamda hak ve yükümlülüklerin oluşturduğu sistematik yapıyı oluşturan yasakoyucu ve bazen erkler ayrılığı sisteminin tam olarak sağlanamadığı durumda veya siyasal bilim ekonomisinin gerekliliği olarak yargı ve yürütmenin katılımı ile oluşan hukuk ve de bunun için oluşturulacak politikalar ve toplumun ve hukukun karşılıklı etkileşimde yaratılmak istenen çağdaş düzlemde tasarımı. Hukuk tasarımı anlaşılacağı gibi sadece çok iyi hukuk bilerek yapılabilecek bir iş değildir. Siyaset bilimi, sosyoloji, sosyal psikoloji, kriminoloji, sosyal antropoloji ve felsefe gibi birçok disipline hakim olunması ve gerektiğinde interdisipliner çalışmalar yapılması gerekir. Böylece, oturmuş klasik dar görüşlerin açısından tüm bilinenlerin dışına çıkmak, yepyeni ufuklarla donanmak mümkündür. Bunun en iyi örneği avrupada `White Paper` lardır. Yani beyaz bir sayfa. Gerek hukukta gerek anayasada gerekse kamu yönetiminde çok uygulanabilesi bir yöntemdir.
Bu gerçekten çok önem verilmesi gereken bir konu. Çünkü zamanında Işıl Karakaş adlı bilim kadını-sosyalbilimci sadece ve sadece bana önerdiği tez konusuyla bile beni bütün bilinenlerin dışına çıkardı ve bu ülkede daha önce yazılmamış, Avrupada bile daha çok çok az bilinen bir konuyla tanıştırdı. Bu tezi yazarken edindiğim bilgi sayesinde London School of Economics` in `White Paper on Gavernance` yorumuna bir Türk raportör olarak katıldım ve bu konuyu yazdım. Şu anda Avrupa komisyonunun sayfasında yayınlanan bu raporda isim belirtilmeden raportörlerin geldikleri ülkeler yazılmış. Bu değerli sosyal bilimcinin sayesinde ben de Türkiyenin adını yazdırabildim oraya.
Gerek tez için, gerek essay yazarken öncelikle yapılan bir araştırma ve edinilen önbilgi ile problematik belirlenir. Yani bir `research question` üzerine olmayan bir tez sadece ciddiyetsiz egitim kurumlarının yaygın olduğu bir (bu`) ülkede kabul görür. Öncelik olan bulunan çözümler ve dogru yanıtlar degil, öncelikli olan dogru problemler üzerinde çalışabilmektir. Yani problematiği yaratabilmek. Bunu da gerçekten problematikler üzerine hakim insanlar yapablir. Ancak eger karşınıza çıkan insanlar, bu problematiği sizin için saptayamıyorlarsa,yaptığınız dersler anlamsızlaşır, sürekli tanımlarla ugraşırsınız. Ezberler, ezberler ve asla mantık ve mantalite ögrenemezsiniz. Evet, belki kendi çabanızla da ancak bir yere kadar.
Oraya götürürseniz, hiç bir kötü güç sizden daha güçlü olamayacak. Yolculuğa çıkmaya
cesaret etmek önemli olan. Ben bugüne kadar bu yolculukları yaptım. Çok az kaldı yolun
sonuna doğru. Çok kişiye çok şey sordum, çok dogru ve yetersiz yanıtlar aldım. Ancak kimse bana rehberlik etmeyi teklif etmedi. Bu yolu yalnız yürüdüm. Arasıra Özay gibi
bilim adamlarının verdikleri ipuçlarının izinde giderek. Sizler çok daha şanslısınız bence.. bu ülkede çok az bulunan insanlardan olabilirsiniz. Yeterki cesaretinizi toplayın ve yola çıkın.
Sevgilerimle..
ilker